Ana Sayfa » Kıbrıs » Doğu Akdeniz’de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin Geleceği

Doğu Akdeniz’de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin Geleceği

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü

 
 
Doğu Akdeniz’de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin Geleceği

 

 

Yazar: Nejat Doğan

 

Akdeniz’in “yarı kapalı” bir deniz olarak sınırları belirli iken, Doğu Akdeniz’in tam olarak hangi bölgeyi

kapsadığı hakkında değişik görüşler vardır. Geniş anlamda Doğu Akdeniz, Tunus’un Bon Burnu ile Sicilya

adasının batısındaki Lilibeo Burnu arasında çizilen hattın doğusundaki bölgedir.[1] Dar anlamda Doğu

Akdeniz ise, 27º Doğu boylamının doğusunda kalan bölgedir.[2] Ancak jeopolitik ve jeostratejik açıdan

yapılan incelemeler ve yayımlarda Doğu Akdeniz bölgesi bu iki tanım arasında orta bir yol seçilerek

Yunanistan’ı da kapsayacak şekilde “22º Doğu boylamının doğusunda kalan bölge” olarak

tanımlanmaktadır. Bu tanımı benimseyecek olursak Doğu Akdeniz bölgesinde; Yunanistan, Türkiye, Mısır,

Suriye, İsrail, Lübnan, Ürdün, Filistin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum

Yönetimi (GKRY) bulunmaktadır.

Şekil-1: Akdeniz ve Alt Bölgeleri

Kaynak: Simav vd., 2008, s. 7.

Bölgenin jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip olmasının nedenleri şöyle özetlenebilir:

· Tarihsel olarak büyük güçler bu bölgeyi egemenlikleri altında tutmak istemişlerdir. Roma

İmparatorluğu’nun Doğu Akdeniz’i “Mare Nostrum” (Bizim Deniz) olarak adlandırması manidardır.

Osmanlı İmparatorluğu da 15. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın ortalarına kadar 400 yıl bölgenin

hakimi olmuştur. Osmanlı’dan sonra İngiltere ve 1945 sonrasında ABD ile Rusya bölgede

hakimiyet kurmak istemişlerdir;

· Doğu Akdeniz, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarını birbirine bağlayan bir kavşaktır;

· Doğu Akdeniz, Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlantik Okyanusu’na, Türk Boğazları

üzerinden Karadeniz’e ve Süveyş Kanalı üzerinden Hint Okyanusu’na açılmakta ve böylece önemli

kara bölgelerini ve deniz alanlarını birleştirmektedir;

· Dolayısıyla Doğu Akdeniz, Kuzey-Güney, Doğu-Batı istikametinde dünyanın önemli bir

kavşağı ve stratejik bölgesidir;

· Bu nedenle Doğu Akdeniz, dünyanın en önemli ticaret merkezidir. Örneğin Avrupa

ticaretinin yüzde 40’ı bölgeden geçmekte; Bağımsız Devletler Topluluğu’nun ithalatının yaklaşık

yüzde 60’ı ve ihracatının yüzde 50’si bu bölgeden gerçekleştirilmektedir;[3]

· Bölgenin ticari önemi, deniz trafiğinde de kendini göstermektedir. Dünya deniz ticaretinin

yüzde 30’u bu bölgeden geçmektedir ve dünyada deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin de yüzde

25’i Doğu Akdeniz kaynaklıdır. Ayrıca 100 ton ve üzeri olmak üzere en az 2000 gemi bölgede her

an hareket halinde olup, bu türde yıllık 200,000 gemi bölgeden geçmektedir;[4]

· Bölge, Orta Doğu’ya açılan kapıdır. Orta Doğu’nun petrol başta olmak üzere zengin doğal

kaynakları dikkate alındığında, Doğu Akdeniz’in önemi de artarak devam edecektir;

· Bölge, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da nüfuz çekişmesi için stratejik değerdedir;

· Doğu Akdeniz’de son dönemde petrol ve doğalgaz kaynaklarına rastlanması ve sondaj

çalışmalarına girişilmesi, bölgenin önemini daha da artırmış ve gelecekte de temel enerji

koridorlarından biri olacağını göstermiştir. Bölgede “değeri 1,5 trilyon Dolar olan 30 milyar varil

petrole eşdeğer hidrokarbon yatakları bulunduğu” tahmin edilmektedir;[5]

· Botaş (Ceyhan), Mersin ve İskenderun limanlarındaki yükleme ve boşaltma (elleçleme)

hacmini tüm Türkiye’deki liman işlemleriyle karşılaştırdığımızda, Türkiye’nin 257 milyon ton

ithalat-ihracat işlemlerinin yaklaşık yüzde 25’inin Doğu Akdeniz’den yapıldığı görülmektedir.[6]

Dolayısıyla Doğu Akdeniz, deniz ticareti açısından da Türkiye için önemli bir bölgedir;

· Gerek Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların işletilmeye başlanması gerekse bölgede

yapılacak diğer uluslararası taşıma projeleriyle birlikte bölge hem dünya ticareti hem de Türkiye

ve KKTC’nin ekonomik refahı için daha önemli hale gelecektir.

Tüm bu nedenler Doğu Akdeniz’in politik, ekonomik ve stratejik açıdan ne denli önemli olduğunu ortaya

koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye ve KKTC’nin bölgesel gelişmelere tepkisiz kalması düşünülemez.

Nitekim Türkiye meşru haklarının korunması için diplomatik ve teknik girişimlerde bulunmuştur ve

bulunmaktadır.

Doğu Akdeniz’de Deniz Alanları ve Enerji Kaynaklarını Paylaşım Hamleleri

Uluslararası hukukta münhasır ekonomik bölge (MEB) görece yeni bir kavram olsa da, özellikle son

yıllarda diğer deniz alanlarına göre daha fazla gündemde olmuştur. Bunun nedeni, MEB’in ilgili

devletlere denizdeki hem canlı hem de cansız kaynaklar üzerinde münhasır haklar vermesi, böylece

kaynakların ulusal ekonomiye kazandırılmasına olanak sağlamasıdır. 1982’de imzalanan ve 1994’te

yürürlüğe giren III. Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 57. maddesine göre MEB, karasularının temelini

oluşturan esas çizgiden başlayarak 200 deniz milinin ötesine geçmeyecektir. Böylece MEB, esas çizgiden

itibaren 200 mil genişliğinde olan deniz alanını kapsamaktadır.

Son on yılda Doğu Akdeniz’de enerji ve deniz alanlarının paylaşımı çerçevesinde devletlerin özellikle MEB

ilanı konusunda aktif olduğu gözlenmektedir. Her ne kadar uluslararası hukukta MEB’in sınırlandırılması

konusunda hakkaniyet, hakça çözüm, coğrafyanın üstünlüğü, oransallık ve kapatmama gibi temel ilkeler

mevcutsa da[7], devletler daha çok ikili müzakerelerle ve üçüncü devletlerin hakkını gözetmeden MEB

sınırlarını belirlemek istemektedirler. Bu konudaki gelişmelere aşağıda değindikten sonra, Türkiye’nin bu

gelişmelere tepkisi değerlendirilecektir.

Öncelikle GKRY’yi ele almak gerekmektedir, çünkü Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz alanları

çekişmesini başlatan tarafın GKRY olduğu söylenebilir. 17 Şubat 2003’te Mısır ile münhasır ekonomik

bölge sınırlandırma anlaşması imzalayan GKRY, 2 Nisan 2004 tarihinde BM’ye başvurarak Mart 2003

tarihinden geçerli olmak üzere münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmuştur.[8] Annan Planı’nın adada

oylamaya sunulduğu günlerde yapılan bu ilanın zamanlaması manidardır. Mayıs 2006’da Mısır’la aynı

alanda işbirliği anlaşmaları imzalayan GKRY, Ocak 2012’de ise yine Mısır ile doğal kaynakların ortak

araştırılması konusunda uzlaşmıştır.[9] Bunlara ek olarak GKRY, 17 Ocak 2007’de Lübnan’la ve Aralık

2010’da ise İsrail’le MEB anlaşmaları imzalamıştır. Böylece, 2003-2012 döneminde GKRY, Doğu

Akdeniz’de kendi güvenliğiyle ilgili Mısır, Lübnan ve İsrail ile anlaşmalar imzalamış oluyor ve bölgedeki

deniz alanları ve enerji kaynaklarının paylaşılması konusunda uzun-soluklu bir rekabet başlatıyordu.

Bu anlaşmalarla yetinmeyen GKRY, fiilen petrol ve doğalgaz çıkarma işlemlerini başlattı. Öncelikle GKRY,

26 Ocak 2007 tarihinde güneyindeki alanda 12 adet arama ruhsat sahası ilan etti. 2007 yılında da Noble

Energy şirketine 12. sahada araştırma yapma ruhsatı verdi. Bu sahada fiili olarak sondaj çalışması ise 20

Eylül 2011’de başladı. Konunun jeopolitik ve jeostratejik önemine bakacak olursak, aslında Noble Energy

şirketi ile İsrail arasındaki işbirliği, Leviathan ve Tamar bölgelerindeki araştırma kapsamında 1998

yılında başlamıştı. Fakat Yunanistan-GKRY-İsrail üçlü ekseninin ortaya çıkışı ancak 2010 yılında açıklık

kazanacaktır. Nitekim Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara adlı gemiye İsrail’in 31 Mayıs 2010’da

uluslararası hukuka aykırı şekilde müdahale etmesini takiben,[10] GKRY ile İsrail arasında münhasır

ekonomik bölgenin sınırlandırılması konusunda Aralık 2010’da bir anlaşma imzalanmıştır.

GKRY’nin attığı adımların zamanlaması dikkat çekicidir. Zira bu adımlar Türkiye-İsrail ilişkilerinin

bozulduğu döneme denk gelmektedir. GKRY, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de özellikle İsrail-GKRY

anlaşmalarından sonra manevra kabiliyetinin azalacağını öngörmüştür. Diğer taraftan bu gelişmeler

Türkiye-AB ilişkilerinin son yıllardaki en soğuk dönemine rastlamaktadır ve GKRY, AB’nin Yunan-Rum

çıkarları doğrultusunda hareket edeceğini düşünmektedir. Zaten Temmuz 2012’de GKRY’nin AB dönem

başkanlığını devralmasının sonrasında Türkiye-AB ilişkileri donma noktasına gelmiştir. Tam da bu süreçte

Türkiye’nin çeşitli ve yüksek tansiyonlu (terör-Suriye gibi) iç ve dış sorunlarla uğraştığı vakadır.

Türkiye’nin GKRY ve Yunanistan ile ilişkilerinin bozulması, Şansölye Angela Merkel’in son dönemde

Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı olduğunu açıklamasıyla birlikte, Almanya-Fransa bloğunun elini

daha da güçlendirmiştir. Diğer taraftan ABD-Türkiye ilişkilerindeki olumsuz retorik 2003-2004 dönemine

nazaran azalmış olsa da, Doğu Akdeniz’deki araştırma faaliyetlerine ABD firmaları katıldığından ve

Amerikan ekonomisindeki durgunluktan dolayı, ABD hükümetinin bu faaliyetleri engellemeye çalışması

ihtimal dışı görünmektedir.

İsrail’in Doğu Akdeniz’de doğal kaynak arama çalışmaları aslında 1990’larda başlamıştı. İsrail, yukarıda

belirtildiği üzere, Aralık 2010’da GKRY ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalamıştır

ve bu gelişme hakkında BM’ye Temmuz 2011’de bildirim yapmıştır. Noble Energyile uzun süreli ortaklığı

neticesinde de, Ocak 2009 tarihinden sonra özellikle Tamar, Dalit ve Leviathan bölgelerinde doğalgaz

bulunmuştur. Bu bölgelerde toplam 25 trilyon feet küp (tcf) doğalgaz olduğu tahmin edilmektedir.[11]

Diğer taraftan Lübnan, 17 Ocak 2007’de GKRY ile münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması

imzalamıştır. 1 Ekim 2011 tarihinde çıkardığı 6433 sayılı kanunla Lübnan, MEB sınırlarını belirlemiş ve

14 Kasım 2011’de bu sınırları BM’ye resmen bildirmiştir. Ancak, kendi deniz alanlarını ihlal ettiği

gerekçesiyle Lübnan’ın GKRY ile İsrail arasındaki anlaşmaya itirazları vardır. Nitekim 3 Eylül 2011 tarihli

bir mektupla Lübnan itirazlarını BM Genel Sekreteri’ne bildirmiştir.[12]

Türkiye’nin Gelişmelere Tepkisi ve Deniz Alanlarının Sınırlandırılmasına Yaklaşımı

Öncelikle belirtilmelidir ki, GKRY, İsrail, Mısır ve Lübnan’ın Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge ilan

etmelerine ve bu bölgelerin paylaşılması amacıyla aralarında anlaşma yapmalarına rağmen, Türkiye

herhangi bir karşı MEB ilanına gitmemiş, Birleşmiş Milletler (BM)’e kendi MEB alanları konusunda bir

bildirimde bulunmamış ve bölge devletleriyle KKTC hariç herhangi bir anlaşma da imzalamamıştır. Ancak

Türkiye, Doğu Akdeniz’deki gelişmelere tamamen tepkisiz kalmamıştır ve çeşitli platformlarda hukuki ve

politik iddialarını gündeme getirmenin yanında bazı somut adımlar da atmıştır. Bu adımlar şöyle

özetlenebilir:

1)17 Şubat 2003 tarihinde GKRY ile Mısır arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması

antlaşmasını takiben Türkiye, bir nota yayımlayarak 32º 16' 18" Doğu boylamının batısındaki bölgede tek

taraflı girişimlerin hukuki olmayacağı ve bölgede Türk haklarının mevcut olduğunu bildirmiştir.[13] Bu

görüşlerini Türkiye ayrıca BM Genel Sekreteri’ne 23 Temmuz 2007 tarihli bir mektupla iletmiştir.[14]

Mektupta Türkiye şöyle demektedir: “Rum Yönetiminin Doğu Akdeniz’de deniz alanlarını sınırlandırma ve

petrol ile doğalgaz araştırma girişimleri tüm şiddetiyle devam etmektedir ve bu girişimler hem

Türkiye’nin meşru haklarını ve çıkarlarını hem de uluslararası hukuku ihlal etmektedir.”[15]

2) Türkiye, GKRY’nin 12 numaralı parselde Noble Energy şirketinin sondaj çalışmalarına başlayacağını

duyurmasının ardından, 5 Ağustos 2011’de 181 sayılı açıklamayla olayı kınamış ve gerek Türkiye gerekse

KKTC’nin bölgedeki haklarına dikkat çekmiştir. Açıklamasında Dışişleri Bakanlığı, GKRY’nin Akdeniz’deki

faaliyetlerinin gayrimeşruluğuna ve Türkiye’nin olayı takip edeceğine dair şu ifadeleri kullanmıştır:

“Uluslararası hukuk, yarı kapalı bir deniz olan Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı veya münhasır

ekonomik bölge sınırlandırmalarının, ilgili ülkeler arasında ve tüm tarafların hak ve çıkarları

gözetilerek, hakça yapılmasını amirdir. GKRY’nin yaptığı bu anlaşmalar ve petrol/doğalgaz arama

faaliyetleri Kıbrıs sorununun çözümünü olumsuz etkilemekte ve ayrıca bölge ülkeleri arasında yeni

ihtilaflara neden olmaktadır. Bu duruma ilişkin olarak, gerek ülkemizin gerek KKTC’nin görüşleri ve

ikazları bölge ülkeleri ve BM nezdinde zamanında kayda geçirilmiş, Kıbrıs Adası’nın güneyinde

geçerliliği bulunmayan ruhsatlara dayanarak petrol/doğalgaz arama-çıkarma faaliyetlerine ilgi

duyan şirket ve ülkelerin sorumluluk ile hareket etmelerini beklediğimiz belirtilmişti. Ülkemiz ve

KKTC bölgedeki meşru hak ve çıkarlarını korumak amacıyla uluslararası hukuka uygun şekilde

bundan böyle de diplomatik ve siyasi kanallardan girişimlerini sürdüreceklerdir.”[16]

3)Ayrıca Türkiye, 16 Eylül 2011’de KKTC’de yapılan istişare toplantısının ardından “Koca Piri Reis”

gemisini 27 Eylül’de bölgeye göndererek Rumlar tarafından “Afrodit” olarak tanımlanan alanda sismik

kayıtlar almış ve bu kayıtları doğalgaz araştırmalarında kullanılmak üzere TPAO’ya vermiştir. Bu bölgenin

yakınında GKRY, 20 Eylül’de sondaj çalışmalarına başlamıştı. Türkiye, bölgeye gidecek araştırma

gemilerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin koruma sağlayacağından çekinmeyeceğini sismik araştırmalara

başlamadan önce ilan etmiştir.[17] Nitekim Koca Piri Reis’in bu çalışmaları, Türk donanması ve hava

kuvvetlerinin gözetimi altında yapılmıştır.[18] Buna ek olarak, “Bergen Surveyor” ile “Oceanic Challenger”

gemileri de Türkiye’nin bölgedeki sismik çalışmalarına katılmıştır.[19]

4)Aynı zamanda bazı diplomatik vesilelerle Türkiye, Akdeniz’de 32º 16' 18" Doğu boylamının batısı ile

33º 40' Kuzey enleminin kuzeyi arasındaki bölgede meşru hakları olduğunu dile getirmiştir. Bu alanın

GKRY’nin ilan ettiği 13 adet petrol arama sahasından 1, 4, 5, 6 ve 7. sahalarla çakıştığı ve çatıştığı

görülmektedir (Bkz. Şekil-2).

Şekil-2: GKRY’nin Arama Ruhsat Sahaları ve Türkiye’nin Meşru Hak İddia Ettiği Bölge

Kaynak: Yaycı, 2012, s. 32.

5)Doğru bir adım olarak Türkiye aynı zamanda, 21 Eylül 2011 tarihinde KKTC ile kıta sahanlığını

sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. Bu alan, Türkiye kıyıları ile KKTC arasında, yani adanın kuzeyinde

kalan deniz alanını kapsamaktadır. Anlaşma, BM Genel Kurulu’nun olağan yıllık toplantılarına katılan

Başbakan Recep T. Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu arasında New York’ta imzalanmıştır.

Bu şekilde anlaşmanın imzalandığı yer ve zemin de oldukça isabetlidir. Yunanistan-GKRY ikilisi her ne

kadar bu anlaşmanın meşru olmadığı yönünde eleştirilerde bulunsalar da, uluslararası hukuk açısından

herhangi bir meşruiyet sorunu yoktur ve her iki tarafça onaylandıktan sonra yürürlüğe girecek bir

uluslararası anlaşma niteliğindedir.[20]

6)Bu gelişmeler üzerine, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanlığı ile TPAO arasında 2 Kasım 2011 tarihinde,

KKTC’nin deniz ve kara alanlarında petrol aramak üzere “Petrol Sahası Hizmetleri ve Üretim Paylaşım

Sözleşmesi” imzalanmıştır. Sözleşme KKTC Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış ve 23 Kasım 2011

tarihli KKTC Resmi Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Sözleşmede gösterilen hizmet alanları, GKRY’nin tek

taraflı ve gayri meşru olarak ilan ettiği bölgeyle çakışmakta ve böylece GKRY’nin ilgili işlemlerini

tanımamaktadır.

7) Nitekim TPAO, KKTC topraklarında “Türkyurdu-1” adı verilen sondaj kuyusunda fiili olarak petrol

araştırmalarına başlamış ve bu kuyuda 3000 metreye kadar inileceğini açıklamıştır. Türkyurdu-1 kuyusu,

İskele civarında, yani KKTC’nin doğusundadır. Türkiye ile KKTC enerji bakanlarının 18 Eylül 2012

tarihindeki görüşmelerinde, Türkyurdu-1 sondaj kuyusunda “petrol ürünleri emareleri” olduğu açıklanmış

ve KKTC’nin batısında da petrol aramaları için ikinci bir sondaj yapılacağı duyurulmuştur.[21] Ayrıca,

karadaki analizleri takiben sondaj çalışmalarının denizde de başlatılacağı konusunda Türkiye ile KKTC

arasında görüş birliği mevcuttur.

8) TPAO, her ne kadar KKTC bölgesinde olmasa da, Türkiye’nin araştırma ruhsatını elinde bulundurduğu

bölgede (Antalya’nın güneyinde) araştırma ve sondaj çalışmaları için Shell şirketi ile 23 Kasım 2011’de

anlaşma imzalamıştır. KKTC’nin hukuksal sorunları olması nedeniyle KKTC ile Türkiye arasında

imzalanan anlaşmanın kapsadığı deniz alanları bölgesinde herhangi bir yabancı şirketin proje

üstlenmeyeceği savı da böylece zayıflamış olmaktadır. Ama orta vadede TPAO’nun, kendi sondaj ve

petrol-doğalgaz çıkarma potansiyelini artırması faydalı olacaktır.

Kıbrıs Sorunu, Avrupa Birliği ve Doğu Akdeniz’deki Gelişmeler

KKTC, Türkiye hariç başka bir devlet tarafından henüz tanınmış değildir. BM ve AB, Kıbrıs sorununda

genel olarak KKTC ve Türkiye aleyhine kararlar almakta ve Türk tarafını gelişmelerden sorumlu tutan

tavrını devam ettirmektedir.[22] Dolayısıyla, özellikle Türkiye açısından Doğu Akdeniz’deki enerji ve

deniz alanlarının paylaşımı yolundaki sorunlar, Kıbrıs adasının bölünmüş statüsünden kaynaklanmaktadır.

Bir taraftan AB artan enerji ihtiyacını ucuz ve güvenli bir şekilde temin yolunda Doğu Akdeniz’i önemli bir

bölge ve fırsat olarak görürken, Yunanistan ve GKRY ise Türkiye’yi Kıbrıs sorununda ve müzakerelerde

devre dışı bırakabilmek için bölgedeki kaynakları bir koz olarak kullanmaktadır. Örneğin, Yunan-Rum

ikilisine yakın kaynaklar AB’de 2010-2030 arasında doğalgaz talebinin yüzde 43 artacağını hesap etmekte

ve bu ihtiyacın GKRY tarafından karşılanabileceğini öne sürmektedirler.[23] Bu senaryoya göre, AB’nin

yeni enerji koridoru Doğu Akdeniz olacak ve gerek bölgeden çıkarılacak gerekse Kafkaslar üzerinden

gelecek doğalgaz, İsrail-GKRY-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacaktır.

Zaten GKRY, adadaki her iki toplumu temsil edecek şekilde AB’ye tam üyeliğe kabul edilme garantisi

aldıktan sonra ve Mayıs 2004’te hukuken tam üye olmasının hemen öncesinde, 2 Nisan 2004 tarihinde

münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmuştur. Zamanlamaya dikkat edilecek olursa, GKRY münhasır

ekonomik bölgesini ilan etmiş bir devlet olarak AB’ye tam üye olarak kabul edilmiştir. AB’ye üyelikten

sonra da GKRY gerek deniz alanlarının paylaşılması için anlaşma yapmaya gerekse fiilen petrol ve

doğalgaz araştırmalarına hız vermiştir.

AB’nin Doğu Akdeniz’deki bu gelişmelere destek verdiği söylenebilir. Gaz bağımlılığının yüzde 85 civarına

tırmanacağını öngören AB, Akdeniz programını kabul ederek bölge kaynaklarının Avrupa’ya

aktarılmasına sıcak bakmaya başlamıştır.[24] Kıbrıs sorunu çözülmeden, adanın tümünü temsil edecek

şekilde GKRY’nin AB’ye tam üye olarak kabul edilmesi, 1960 Kıbrıs antlaşmalarına aykırı olduğu kadar,

meşru olmayan ve tek taraflı bir işlem olup Avrupa’nın jeopolitik gerçekleriyle de örtüşmemektedir. Kıbrıs

sorununun devamı, bölgedeki doğalgaz ve petrolün en üst düzeyde değerlendirilmesini engelleyeceği gibi,

Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasını da imkânsızlaştıracaktır. Bölgedeki enerji kaynaklarının

bölüşümü konusunun, KKTC’nin tanınması yolunda Türkiye’nin elinde önemli bir koz olabileceği ihtimali

değerlendirilmelidir. Bu nedenle, Kıbrıs etrafındaki kaynakların adadaki nüfus oranına paralel olarak

(80/20 veya 75/25 gibi) paylaşılmasını öngören politikalar, KKTC tanınmadan uygulamaya

konulmamalıdır.

GKRY ve İsrail’in Bölgedeki Kaynakları Tam Kullanması Önündeki Engeller

GKRY ve İsrail’in bölgede petrol ve doğalgaz bulmasına ve deniz alanlarının paylaşımı konusunda

anlaşma imzalamasına rağmen, bu kaynakları tam olarak kullanmaları önünde aşağıdaki engeller de

mevcuttur:[25]

1)Öncelikle Türkiye, GKRY’ni tanımamakta ve GKRY’nin İsrail ve diğer devletlerle yaptığı anlaşmaların

geçersiz olduğunu savunmaktadır. Sadece Türkiye değil, Mısır ve Lübnan’ın da GKRY ve İsrail’in

pozisyonlarına itirazları vardır;

2)Filistin-İsrail anlaşmazlığı, ekonomik kaynakların bölüşümü yolunda bir diğer diplomatik sorundur. Zira

Filistin’in devlet olarak tanınmamasının yanında, Gazze Şeridi ve Batı Şeria olarak fiilen ikiye bölünmüş

olması İsrail açıklarında deniz sahalarının sınırlandırılmasına problem oluşturmaktadır. Ayrıca Arap

devletleri, bu bölgede Filistin’in doğal kaynaklar üzerideki meşru haklarını korumak için İsrail’in aktif

politikasına karşı çıkacaklardır;

3)Güney Kıbrıs ve İsrail anakaralarına kilometrelerce uzaklıkta ve denizin yaklaşık 6,000 feet

derinliğinde bulunan kaynakların çıkarılması hem teknik hem de finansal açıdan kolay olmayacaktır;

4)İsrail ve GKRY’nin araştırma ortağı Noble Energy’nin deniz dibinden petrol ve gaz çıkarma konusunda

yeterli tecrübe ve finansal kaynağı bulunmadığı bilinmektedir. Dünya çapındaki büyük şirketlerin Arap

devletleriyle yatırım ilişkileri olduğundan dolayı, İsrail ile anlaşma imzalanması kolay

görünmemektedir;

5)Bulunan doğalgazın ihracatı hem pazar bulma hem de teknik altyapıyı tamamlama açısından kolay

değildir. İsrail’in doğalgaz ihracatı için altyapısı uygun değildir, ayrıca ihracatta Türkiye İsrail’in batıya

açılan kapısı durumundadır;

6)Boru hatları ya da gemilerle ihracatı için doğalgazın öncelikle sıvılaştırılması gerekmektedir. Bu işlem

için de tesislere ve yeterli toprak parçasına ihtiyaç vardır. Bilindiği üzere İsrail toprak açısından

dezavantajlı bir ülkedir ve sıvılaştırma işlemi için arazi bulmakta güçlük çekecektir;

7)Hem GKRY hem de İsrail için offshore yatırımların askeri güvenliğini sağlamak maliyetli olacaktır.

Ayrıca plantasyonlar, çevreye de önemli zararlar verebilecektir. İsrail kıyılarını doğalgaz plantasyonlarına

çevirme konusunda İsrail’de politik muhalefet mevcuttur. Ayrıca iç politikada GKRY, deniz kaynaklarının

çıkarılmasına bütçeden büyük paylar ayrılması konusunda vatandaşlarını iknada sorunlar yaşamaktadır.

Dolayısıyla, Doğu Akdeniz bölgesindeki kaynakların tam ve etkin kullanımı, ancak bölge devletleri

arasındaki olumlu ilişkiler ve uluslararası hukuki meşruiyetle birlikte sağlanacaktır.

Bölgesel Refah ve Güvenlik

Yukarıdaki analiz göstermektedir ki Doğu Akdeniz, enerji ve deniz alanlarının paylaşımı konusunda

gergin bir dönem yaşamaktadır. GKRY dışında Doğu Akdeniz devletlerinin bu gelişmeleri tamamen

onayladığını söylemek zordur. Yunanistan-GKRY-İsrail arasında üçlü bir blokun oluşturulduğu

gözlenmektedir. Ancak İsrail bile, Türkiye yerine GKRY ile MEB sınırlandırma anlaşması yapmasından

dolayı deniz alanı ve böylece doğal kaynak kaybına uğramıştır. Türkiye ile İsrail bir anlaşma yapsaydı,

“GKRY’nin sahiplendiği parsellerden 12’nin tamamı, 8, 9 ve 11’in büyük kısmı ve 1, 7 ve 10’un bir kısmı

İsrail’in” olacaktı.[26]

Mısır, İsrail, Lübnan, Suriye, Filistin, Türkiye, Yunanistan, GKRY ile KKTC’nin güvenliği, önemli ölçüde bu

paylaşım çekişmesinden etkilenecektir. Bölge devletlerinin refahı ve güvenliği kendi aralarında bu

çekişmenin nabzını düşürmekten geçmektedir. Aslında dünya tarihine ve Orta Doğu tarihine bakıldığında,

petrol ve doğalgaz açısından zengin ülkelerin çeşitli sorunlar yaşadığı ve güvenliklerinin tehlikeye girdiği

görülmektedir. Doğal kaynakların bir külfet değil, bir nimet olması bölge devletlerinin uyumlu ilişkiler

kurmasına bağlıdır. Aksi takdirde bölge, büyük güçlerin ve şirketlerin rekabet alanı olmaya devam

Tüm Doğu Akdeniz devletlerinin biraraya gelip anlaşmaları bugün için ütopya olabilir. Ancak, yapılacak

ikili anlaşmalarda üçüncü devletlerin çıkarını ve haklarını gözetmek ve deniz alanlarının hakkaniyetle

paylaşmak imkansız değildir. Inis L. Claude’un vurguladığı “çevre amaçları” (milieu goals) düşüncesi bu

süreçte felsefi altyapıyı oluşturabilir. Çevre amaçları, bir devletin etrafındaki devletlerin refahı ve

kalkınmışlığı ile daha güvende olabileceği, dolayısıyla çevresindeki devletlere yardım etmesi gerektiği

fikrine dayanır.[27] Bölgede bloklaşmalar veya katı ittifaklar, uzun vadede refah ve güvenliğe hizmet

etmeyecektir. Dolayısıyla Yunanistan-GKRY-İsrail üçlüsünün çabaları diğer devletler tarafından kuşkuyla

izlenmektedir ve izlenecektir.

AB, bu süreçte özel bir role sahiptir. Çünkü enerji ihtiyacı ve finansal gücü bir tarafa, bölge devletlerinin

çabalarını koordine edebilecek bir rol üstlenebilir. Dolayısıyla AB, GKRY veya Yunanistan’ı tek taraflı

desteklemek yerine, tüm Doğu Akdeniz’de refahı ve güvenliği sağlayacak politikalar üretmelidir. Bu

süreçte İsrail, Lübnan, Türkiye ve KKTC’nin birlikte Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edilmesi de

değerlendirilmesi gereken bir stratejidir.

Sonuçlar ve Politika Önerileri

1. Türkiye herhangi bir devletle Akdeniz’de deniz alanlarının paylaşılması için henüz anlaşma

yapmamış ve BM’e MEB hakları konusunda bir bildirimde bulunmamıştır. Bu nedenle, Dışişleri

Bakanlığı’nın ve politika yapımcılarının tarihsel olarak özellikle deniz alanlarının paylaşımı konusunda

yavaş hareket ettikleri ve ulusal çıkarları korumada geç kaldıkları söylenebilir. Ege’de ve Akdeniz’de

bugünkü sorunlu duruma gelinmesinde, zamanında münhasır ekonomik bölge ve diğer alanların ilan

edilmemesi de rol oynamıştır. Doğu Akdeniz devletleriyle aramızda deniz alanlarının nihai sınırlarının

çizilmesi için Dışişleri Bakanlığı’nın daha aktif bir diplomasi izlemesi faydalı olacaktır. Libya, Lübnan,

Mısır, Suriye ve İsrail ile MEB sınırlandırma antlaşmalarının yapılması gerekmektedir.

2. Düşey hatlar ve böylece sınırlı ilgili kıyıdaş devlet yaklaşımından (yani “minimalist” yaklaşımdan)

Türkiye vazgeçmeli ve deniz alanlarının paylaşılması konusunda daha kapsamlı bir stratejiyi

  1. [28] Bu stratejiyle tespit edilecek münhasır ekonomik bölgemizin BM’ye bildirilmesi

faydalı olacaktır.

3. Münhasır Ekonomik Bölge hakkında herhangi bir kanunumuz henüz mevcut değildir. Türkiye’nin

zaman geçirmeden bir MEB kanunu hazırlaması gerekmektedir.

4. KKTC’nin uluslararası alanda tanınması bu süreçte yaşamsal önemdedir. Gerek deniz alanları

üzerinde KKTC’nin sahip olduğu hakların korunması, gerekse Türkiye’nin askeri ve enerji güvenliğinin

sağlanması, KKTC’nin tanınmasıyla doğrudan ilgilidir. Bu nedenle, KKTC’nin tanınmasına yönelik

diplomatik çabalar devam ettirilmelidir. KKTC’nin deniz alanları yeniden belirlendikten sonra, Türkiye de

KKTC’yi tanımasının verdiği yükümlülük ve diplomatik anlayışa paralel olarak, bu devletle imzaladığı

deniz alanları sözleşmesini gözden geçirip genişletmelidir.

5. Sismik araştırmalarda bulunabilecek gemi ve mürettebatın sağlanması ve sürekli eğitimi

konusunda TÜBİTAK, TPAO, MTA, üniversiteler ve ilgili kamu kurumlarının eşgüdümlü çalışmasına

ihtiyaç bulunmaktadır. Tabii ki, genel bütçeden ARGE’ye ve ilgili kurumlara aktarılan payın artırılması

bu süreçte çok faydalı olacaktır.

6. Dışişleri Bakanlığı ile üniversiteler arasındaki işbirliği artırılmalı ve koordine edilmelidir. Özellikle

alternatif politika yapımı hakkında düzenli olarak biraraya gelinmelidir. ABD hükümetinin Harvard gibi

tanınmış üniversitelerle bunu fiilen yaptığına tanık oluyoruz.[29] Bu açıdan bakıldığında, entelektüel

birikimin Türkiye tarafından yeterince kullanılmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca, Dışişleri Bakanlığı tüm

elemanlarını hemen her konuda bir şeyler bilen bir “jeneralist” olarak yetiştirmekten ziyade,

uzmanlaşmaya ve uzmanlarla çalışmaya önem vermelidir.

7. Deniz alanlarının paylaşımı ve buna bağlı olarak enerji kaynaklarının bölüşümü yolunda,

uluslararası hukuktan da faydalanılabilir. Türkiye genelde ikili müzakerelerle sorunlarını çözmek isteyen

bir dış politikayı tercih edegelmiştir. Ancak ilgili devletlerle tahkim mahkemesi kurmak veya bir tahkim

sözleşmesiyle Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmak yolları da politika seçeneğidir ve

değerlendirilmelidir.

8. Son dönemde Orta Doğu’daki gelişmeler, enerji paylaşımı ve Akdeniz’deki çıkarlarımızın korunması

açısından faydalı olmamıştır ve Türkiye’ye uzun vadede zarar vereceği sezilmektedir. Bu nedenle Türkiye,

komşularının istikrarlı ve güçlü bir içyapıya kavuşmalarını desteklemeli ve çevresindeki devletleri

zayıflatacak uluslararası politikaları desteklememelidir. Son dönem bahar rüzgarlarından etkilenen Libya

ve Mısır gibi ülkelerle ilişkilerin normal hattına oturtulmasına çalışılmalıdır. Diğer taraftan

Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-İsrail üçlüsü arasında bir blok oluştuğu, hatta ittifak

yaratılmasına doğru gidildiği görülmektedir. Türkiye bu sürece müdahale etmelidir. Bu amaçla İsrail ve

Yunanistan ile ilişkilerin kademeli olarak normalleştirilmesi faydalı olacaktır.

9. Doğu Akdeniz enerji piyasasında asıl aktör tek tek AB üyeleri olması yanında, bizzat teşkilat olarak

AB’dir. Türkiye’nin AB’ye tam üye olmak konusunda ve AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmek

konusunda ne kadar istekli olduğu bilinmemekle beraber, AB-Türkiye yakınlaşması ve sonuçta

Türkiye’nin AB’ye tam üye olması Doğu Akdeniz’deki enerji gerilimini azaltacaktır. Türkiye AB dışında

kalmayı da doğal olarak tercih edebilir, ancak bu konuda bir an önce karar vermelidir. AB dışında kalacak

bir Türkiye, enerji stratejisi ve politikasını da bu konumuna paralel olarak hazırlayacaktır.

10. Diğer taraftan AB, bölgedeki tansiyonu artıracak politika ve eylemlerden uzak durmalıdır. Bölge

devletleriyle uzun vadeli işbirliğinin yolunu açacak alternatif stratejiler üretebilmelidir.

11. Yukarıdaki önerilen Türkiye’yle ilgili bölümünün gerçekleştirilebilmesinin belki de en önemli şartı,

Türkiye’de iç politika nabzının düşürülmesidir. 1945’ten beri ve özellikle son 30 yılda Türkiye, enerjisinin

önemli bir bölümünü iç politika, liderlik ve seçim tartışmalarında harcamaktadır. Doğu Akdeniz’in

geleceği, Kıbrıs ve enerji gibi konular gerek Meclis’te gerekse kamuoyunda ve kurumlarımızda

partiler-üstü bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet ve siyasal ideoloji gibi konularda

bilinçli olarak fazla zaman kaybına uğratılmaktayız. Bu olumsuz sürece medya ve düşünce kuruluşları da

bazen bilinçli olmadan katkıda bulunmaktadır. Yapılması gereken, Türkiye’deki kişi ve kurumların

partiler-üstü davranabilmesi ve hayati ulusal çıkarlarımıza öncelik vermesidir. Doğu Akdeniz’deki

çıkarlarımız elbirliğiyle korunmalıdır.

[1]Sertaç H. Başeren, “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı,” Stratejik Araştırmalar, No. 8

(14), 2010, s. 131; Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve

Türkiye,” Bilge Strateji, No. 4 (6), 2012, s. 2.

[2] Dursun Yıldız ve Doğan Yaşar, Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, İstanbul, Truva, 2012, s. 18.

[3]Yıldız ve Yaşar, Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, s. 309.

[4]UNEP, United Nations Environment Programme, Mediterranean Action Plan, 2012.

[5]Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” s. 11.

[6]Denizcilik Müsteşarlığı, Deniz Ticareti İstatistikleri, 2010, s. 28.

[7]Yücel Acer, “Doğu Akdeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması ve Türkiye,” Uluslararası Hukuk ve

Politika, No. 1 (1), 2005, ss. 85-91.

[8]U.N., United Nations, Table of Claims to Maritime Jurisdiction, 15 July 2011.

[9] Haris A. Samaras, Cyprus Hydrocarbons: Energy Security for the EU in the Pipeline? January 2012, s.

[10]Moustafa Bayoumi (ed.), Midnight on the Mavi Marmara, Chicago, Haymarket Books, 2010.

[11]Michael Ratner, Israel’s Offshore Natural Gas Discoveries Enhance Its Economic and Energy Outlook,

Washington D.C., Congressional Research Service, R41618, January 31, 2011, s. 3.

[12]U.N. Lebanon, http://www.un.org/Depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/STATEFILES/LBN.htm.

[13]Başeren, “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı,” s. 156.

[14]UN Doc. A/61/101-S/2007/456.

[15]U.N. Yearbook, “Chapter V: Europe and the Mediterranean,” 2007, s.425.

[16]Dışişleri Bakanlığı, “No: 181, 5 Ağustos 2011, GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Petrol ve Doğalgaz Arama

Faaliyetleri Hk.”2011.

[17]Wall Street Journal,“In Cyprus, Turkey Raises Stakes Over Oil Drilling,” 20 Eylül 2011.

[18]Denise Natali, The East Mediterranean Basin: A New Energy Corridor? Washington D.C., National

Defense University, Institute for National Strategic Studies, 2012, s.4.

[19]Yıldız ve Yaşar, Doğu Akdeniz’de Küresel Satranç, ss. 179-180.

[20]Mehmet Emin Çağıran, “Türkiye-KKTC Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşmasının Geçerliliğiyle İlgili

İddialar,” 29 Eylül 2011, ORSAM.

[21]Ntvmsnbc, “KKTC’de Petrol Emareleri Bulundu,” 2012.

[22]Nejat Doğan, “Uluslararası Örgütler Nezdinde Kıbrıs Sorunu,” içinde Uluslararası İlişkilerde Güncel

Konular ve Türkiye,Cenap Çakmak, Nejat Doğan, Ahmet Öztürk (ed.), Ankara, Seçkin, ss. 11-33.

[23]Haris A. Samaras, Southeastern Mediterranean Hydrocarbons: A New Energy Corridor for the EU?

April 2012, s. 6.

[24]EU Energy Strategy in the South Mediterranean, European Parliament, Directorate-General for

Internal Policies, June2011, IP/A/ITRE/ST/2010-05, s. 13.

[25]Natali, The East Mediterranean Basin: A New Energy Corridor?, ss. 2-4.

[26]Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” s. 46; Bkz. Şekil-2.

[27]Inis L. Claude Jr., “National Interest and the Global Environment: A Review of Arnold Wolfers,

Discord and Collaboration,” Conflict Resolution,No. 8 (3), 1964, ss. 294-296; Nejat Doğan, Pragmatic

Liberal Approach to World Order: The Scholarship of Inis L. Claude, Jr., Lanham, University Press of

America, 2012, ss. 182-187.

[28]Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” ss. 44-50.

[29]Harvard University, “New Finds of Energy in the Eastern Mediterranean: Cause for Conflict or

Cooperation?” 2012.

http://www.21yyte.org/

 
6 Haziran 2014 Cuma 09:21
Okunma: 17041
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Gazete Manşetleri
 
Anket
Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak 2016 sonuna kadar bir çözüme ulaşılabileceğine inanıyor musunuz?
Evet İnanıyorum
Hayır İanmıyorum
Kararsızım
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
 
Kuzey’de ‘Rum mülkü’ satın alanların durumuGöbek eriten 10 baharatZayıflamak isteyenlere 5 uzman 5 süper öneriGünde iki fincan kahve içen erkeklerin...Kıbrıs'ta gezilecek yerlerSu geldi Rumlar çıldırdı İşte muhtemel yeni Kıbrıs haritasıTürkiye güzeli bakın kim çıktı!Doğu Akdeniz’de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin GeleceğiDoğu Akdeniz’de hidrokarbon yatakları: Yeni bir jeopolitik mücadele sahası mı?
 
TÜRKİYE'DEN GELEN SUYUN DAĞITIMI VE PROJELENDİRİLMESİ ÇALIŞTAYI'NIN SONUÇ BİLDİRGESİ YAYINLANDIDoğu Akdeniz’de zengin gaz ve petrol rezervleri
 
 
Nöbetçi Eczaneler
LEFKOŞA KADER ECZANESİ  (Tel : (392)223-5499)
SEROL ECZANESI  (Tel : (392)227-2064)
GAZİ MAĞUSA SAKARYA ECZANESI  (Tel : (392)365-2989)
GİRNE SERTAÇ ECZANESI  (Tel : (392)815-9067)
GÜZELYURT İNCİ ECZANESI  (Tel : (392)714-3252)