Özgürlük ve otorite insanın var olduğu her yerde var olan ve çatışan iki kavramdır. Eski çağlardan beri süren bu çatışma sonsuza dek de devam edecektir.

En temel özgürlük tespitlerinden biri "insanlar özgür doğar ve insanlar eşittir." şeklindedir. Ancak bu tanım şu soruya cevap vermemektedir. Tek başına yaşamdan vazgeçip toplu ve yerleşik yaşama geçen insanlar sınırsız özgürlükle bir arada huzur içinde yaşayabilirler mi?

Kanunların Ruhu adlı eserinde Montesquie kavramı şöyle yorumlar; “Hürriyet kanunların izin verdiği her şeyi yapmaktır; bir vatandaş kanunların yasak ettiği şeyi yapabilseydi hür sayılmazdı; çünkü öteki vatandaşların da aynı yetkiyi kullanmaya hakları olurdu”. Yani herkese sınırsız özgürlük aslında özgürlüğü yok etmektir. Bu tanımlama ortaya başka bir soruyu çıkarır. Peki o zaman, bir anayasa "özgürlükler" temelinde nasıl şekillenmelidir?

Bu soruya kafa yoran Kant “Bir anayasa, , her bir kişinin özgürlüğünün herkesin özgürlüğü ile bir arada var olabileceği bir tarzda düzenleyerek "mümkün olan" en geniş özgürlüğü sağlamalıdır.” diyerek kanunların nasıl olması gerektiğine dair görüşünü ortaya koyuyor.

Ama "mümkün olduğu kadar" ifadesi ile bunun sınırsız bir özgürlük olamayacağını da belirtiyor. "Bir kişinin özgürlüğü başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter" sözüne çok yakın bir tanımlama. Bu da akla hemen şu soruyu getiriyor. Başkasının özgürlüğü nerde başlar. Ya da benim özgürlüğüm nereye kadardır ve bunun sınırına kim nasıl karar verir.

Görüldüğü üzere ortada tartışılması gereken 3 temel soru var. Bunlardan ilki özgür doğan insan, hiç bir kural olmadan, sınırsız bir özgürlükle toplumsal varlığını sürdürebilir mi? İkincisi, özgürlüğün toplumsal yaşamın merkezindeki tanımı ve sınırları nedir? ve üçüncüsü özgülükleri sınırlandırarak insanları bir arada sorunsuz yaşatabilecek kanunları yapan otorite özgürlüklerde hangi kriterlere göre ne kadar sınırlama yapabilir.

Tarih "özgürlük" kavramını açıklama ve sınırlarını belirleme çabaları ile doludur;

Eski Yunan’da ve Roma’da insanların devlete karşı ileri sürebilecekleri çok fazla hak ve özgürlüklerinin olmadığı söylenebilir. Orta çağda da feodal yöneticiler dışındaki insanlar için de hak ve özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Zaten dönemim en geçerli düşüncesi olan; yöneticilerin güçlerini doğrudan doğruya tanrıdan almaları ve iktidarın yeryüzünde kendinden üstün veya kendine eş hiçbir güç tanımaması fikrine sahip bir otoritenin insanlara sınırsız özgürlük bahşedeceğini düşünmek saflık olurdu.

Bu dönemlerin yönetim alışkanlıkları, "Magna Carta" ile dönüşüme başlar. Magna Carta’nın 39. maddesinde şu ifade yer alır: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Maddede "herkes" yerine kullanılan "özgür hiç kimse!" ifadesi özgür olmayanların da var olduğunu ve imzalanan toplum sözleşmesinin dışında tutuldukları gerçeğini de ortaya koymaktadır. Yani Magna Carta hem sınırsız bir özgürlük getirmemiş hem de insanlar arasında özgür olanlar ve olmayanlar ayırımını da devam ettirmiştir.

Dönemin Avrupa'sının baskıcı siyasi ortamı, aslında Avrupa'da doğan insan hakları ve özgürlükleri fikrinin Avrupa'dan önce Amerika'ya göçen Avrupalılar tarafından ilan edilmesine vesile olmuştur. 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde bütün insanların eşit olarak yaratıldıkları ve yaradan tarafından onlara doğuştan ve devredilmez bazı haklar verildiği, bu hakların başında da yaşama, özgürlük ve mutluluğa erişmek haklarının geldiği ilan edilmiştir. Bu bildiri o döneme göre düşünsel bir devrim niteliğindedir.

İnsan hak ve özgürlükleri noktasında bir sonraki devrimsel adım Avrupa'da yaşanmıştır. Fransız İhtilali sonrası yayınlanan 1789 Fransız Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisindeki 1. Madde şöyledir; İnsanlar, haklar bakımından özgür ve eşit doğar ve yaşarlar.

Bu sözleşmenin birinci maddesi "insanlar" kelimesi ile herkesi kucaklasa da sınırsız özgürlüğe sahip bir insanı anlatmaz. Madde kısaca; Tüm insanlar köle değil özgür doğar, ortada belirlenmiş haklar varsa bu haklardan yararlanmakta özgürdürler, bu haklardan eşit yararlanırlar ve bu şekilde yaşama ve yargılanma hakkına da sahiptirler der.

Jean-Jacques Rousseau da, Fransız İhtilali öncesi, 1862 yılında yayınladığı Toplum Sözleşmesi adlı eserinde; "İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur. Bazı kimseler kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması onlardan daha da köle olmasına engel değildir." sözü ile özgürlük tanımını iyi yapamayan otoritenin, insanları, hatta bazen kendini dahi köle durumuna sokabileceğini söylemiştir.

İşin ilginç ve kötü yanı, Fransız devriminin başı sonu kuralları belirlenmemiş kontrolsüz özgülük sahası yaratması ve insan hak ve özgürlükleri bağlamında tüm dünyaya kapı aralaması Fransızlara mutluluk getirmemiştir. O dönem dünya tarihinde hiç olmadığı kadar haksız yargılama yapılmış, binlerce insan Giyotinle kafaları kesilerek idam edilmiştir. Nihayetinde elden ele geçen bu kontrolsüz süreç bir diktatör olan Napolyon tarafından durdurulmuştur.

Yukarıdan da anlaşılacağı üzere, insanlığın özgürlük kavramı üzerinde uzlaştığı tek şey, insanların özgür olduğu ne var ki bunun sınırsız olamayacağıdır. Sorulacak sorular ve bulunması gereken cevaplar bellidir. Özgürlük nedir, sınırları nedir ve bu sınırları kim neye göre belirler.

Çağdaş dünyada da mantık değişmemiştir. Özgür olmak tam anlamıyla ve sınırsızlık ölçeğinde bağımsız olmak anlamına gelmediği gibi; “başka birinin "keyfi" ile sınırlandırılmış bir şekilde yaşamak da değildir.

Son derece doğru bir tespit. Kanımca özgürlük, "Özgür bir eylem belirli kurallardan oluşan hukuksal bir çerçeve içerisinde mümkün olabileceğinden özgürlük için hukuksal bir çerçeve mantıksal bir zorunluluktur" diyen Hayek ile John Locke'un "Otoritenin ve hukukun amacı özgürlükleri kaldırmak ya da çok kısıtlamak değil, aksine korumak ve "olabildiğince" genişletmektir" fikirlerinin ortasında bir yerlerde duruyor.

İşin Özü; Bu mantıktan hareketle, günümüz toplumsal yaşamında da, özgürlük kelimesinin sözlük anlamı olan "herhangi bir koşulla sınırlanmama, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın davranma durumu." tanımına uygun bir özgürlük anlayışına ulaşmamız mümkün değildir.

Kabullenmemiz gereken şey özgürlük alanı ne kadar genişlerse genişlesin, en nihayetinde bir sınırının olacağı ve olması gerekliliğidir. Bu sınır her tür özgürlük için geçerlidir. Dikkat edilmesi gereken şey o sınırın hangi kriterlere göre ve kim tarafından belirleneceğidir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.